29 Haziran 2017 Perşembe

Tepeme kedi yağıyor.
Anne kedi, baba kedi ve iki yavruları bahçemi mesken tuttular.


28 Haziran 2017 Çarşamba


Çinli China Southern Airlines’ın Şangay-Guangzhou seferini yapmaya hazırlanan Airbus A320 uçağında şok edici bir olay yaşanmış.
80 yaşındaki yaşlı bir kadın uçuşun iyi geçmesi için totem yapmış ve uçağın motoruna bozuk paralar atmış. Gören yolcuların ihbarı üzerine yetkililer harekete geçmişler. 
Teknisyenler teyzenin uçağın motoruna attığı bozuk paraları çıkarmak için 5 saat uğraşmış. 

Ah ninem  ah!
Güleyim mi şaşırayım mı bilemedim?
Çok tatlısın canım benim ya.
Yediğin halt fark edilmeseydi ve uçak düşseydi yine de tatlı olur muydun bilemedim ben?
Hiç sanmıyorum. 
Şapşik nine... :D




1- AYNA

Banyoda aynaya bakan kurban gözünü birkaç saniyeliğine başka yere çevirip tekrar aynaya baktığında katil ya da hayalet  arkasındadır.

Kimi zaman da o bakmadığı anda aynada bir şeyler olur. Sadece biz görürüz. Ödümüz pörtler.

Çok sık kullanılan bir klişedir ama her zaman işe yarar.

Destur  demeden banyoya girerlerse, tabii  ki aynada olmadık şeyler görürler değil mi ama? Hem gece gece aynaya bakılmaz akıllım. Hacı annem hep öyle derdi.





2-KÜVET
Banyoda özellikle eski tip bir küvet varsa o küvette muhakkak çok pis şeyler olacaktır. Duşakabinlerde ise  kurbanlar daha az acı çekerek ölürler. 

Siz siz olun banyonuza küvet koymayın.
 Hadi koydunuz diyelim. İçine köpük doldurup, camış gibi yatıp uyumayın. İçinden tanımadık bir adam çıkabilir. 
Benden söylemesi.


3- DUŞ PERDESİ
Duş perdelerinin HAŞIRT! diye açılmadığı ve CART! diye yırtılmadığı bir korku filmi düşünülemez. 
Kurbanı duş perdesine  sarıp, arabanın bagajına koyarak, ormana götürüp gömmek de âdettendir. Bunu yapmayan katil görgüsüzdür. 
Bu yüzden duş perdesi kullanmayın. Hatta hiç duş almayın. Kokun! Gidin derede yıkanın. Ne bileyim ben. Aklıma başka çözüm gelmedi. 





4-BANYO PENCERESİ
Kurban katilden kaçarken, genellikle ilk önce banyoya saklanır. Telaşla etrafına bakınır. Sonra düdük kadar banyo penceresinden kaçmaya çalışır. 
Ama genelde kaçamaz.
Bir gün böyle bir durum yaşamamak için, popo ebatlarını diyetle kontrol altında tutmak gerekir. Ne olur, ne olmaz. 
(Fotoğraftaki arkadaş bahçedeki katilden kaçıp, banyoya saklanmaya çalışıyormuş)




5- BANYONUN GENEL GÖRÜNTÜSÜ 
Banyonun pis, fayansları dökük, klozeti iğrenç, lavabosu kırık olanı korku filmleri için en makbul olanlarıdır. Bu yüzden banyonuzu hep temiz tutun. Çamaşır suyuyla pırıl pırıl yapın. 
Ama hiç bir banyo ne kadar korkunç olursa olsun, eğilince çatalı görünen tesisatçı kadar korkunç olamaz. Hollywood yönetmenleri bunu bilmiyor işte.



 

 


6 Haziran 2017 Salı

1- Her şeye mızıldanan çemçük ağızlı bir gelin

******************************************************************
'Bugün hayatımın en mutlu ve en özel günü' diyerek etrafındakilere şımarıklığı ve telaşesiyle  kan kusturur. Şımardıkça şımarır. Havalandıkça havalanır. Sanırsın o yaşına dek sadece düğünü için yaşamış, sırf bugüne hazırlanmıştır. Pamuk prenses ve külkedisi arası birşey gibi davranır.
Koca meraklısı ,evlilik ve gösteriş  delisi gibi davranır. Düğün boyunca 'ay ben koca buldum' dercesine deliler gibi göbek attıktandan sonra, düğünün sonunda 'hem ağlarım, hem giderim ' diye hüzünlenip herkesi duygulandırır. Kızım madem ağlayacaksın ne diye evleniyorsun?




2- Herkese para dağıtan damat
Gelini kuaförden aldığı andan itibaren Rockafeller gibi paraları saçmaya başlar bu garibim.
Manikürcüye bahşiş, ağdacıya bahşiş, kaş alana bahşiş, çaycıya bahşiş...
Ama bahşişlerle bitmez. Gelin başı ve gelinin peşinden kuaföre gelen gelinin tüm  akrabalarının saçları için paraları kuaföre bayılır. Parayı öderken de düşünmeden edemez;
'Müstakbel karımın başına residans mı yaptın  be vicdansız kuaför? 1000 tl'ye sadece gelin başımı yapılır. '
Yolda gelin arabasının önünü kesenlere, düğün salonundaki  garsonlara, fotoğrafçıya, müzisyenlere, kameramana vs verilen paralardan bahsetmiyorum bile.

3- Takı kuyruğunu dikizleyen kayınvalideler

Gelin ve damadın anneleri, radarlarını açıp takı kuyruğunda kim ne takıyor, tek tek bakarlar ve hafızaya alırlar. Gelin ve damadın yanında Ramses heykeli gibi durup, yüzlerindeki en içten pazarlıklı tebessümle iyi dilekleri kabul ederler. Ama akıllarında tek birşey vardır.
'Acaba daha önce başkalarına taktıkları çeyrek altın ve bilezikler geri gelecek midir?'

O esnada kim ne taktı kaçırırlarlarsa, sonradan başa sarar sara düğün kasedini izleyerek kim ne takmış öğrenirler. Hiç kurtuluşunuz yok. Doğru düzgün birşey takın.

4- Baldız baldan tatlıdır

Düğün salonunda en az gelin kadar sükse yapan kişidir. Salına salına düğün salonunda gezer. Gelin olan kız kardeşlerinin eteğini her türlü tehlikeden korurlar. Aslında asıl görevleri, düğün esnasında gelinliğin eteklerini korumaktır.
Henüz evlenmemişse, mutlaka ona da o düğünde bir kısmet çıkar. Görümcelerle arasında soğuk savaş vardır.









5- Görümce faktörü

Düğünün ağır toplarıdırlar. Saçlarıyla, giyimleriyle kız tarafını bir şekilde gölgede bırakmaya çalışırlar. Kocalarıyla mutlu aile tablosu çizerek;
'Bu gelin , erkek kardeşimi benim kocamı  mutlu ettiğim gibi mutlu edemezse, onun saçını başını yolarım' mesajı verirler.












6- Meraklı komşu teyzeler

Düğünde kim ne takmış, kaynana neye kızmış, gelinin suratı niye asıkmış, damat ne iş yapıyormuş, gelin kaç yaşındaymış, yoksa gelin çok mu kartmış,  damadın ilk evliliğimiymiş,  kim kimden boşanmış, görümcenin poposu sepet gibi miymiş, eltiler niye kavga çıkarmış, bu kız bekarsa oğluna alsa mıymış vs... Bir kenarda oturup düğünün kritiğini yapan komşu kadınlardır.
Ağızları torba değildir. Büzemezsiniz.









7- Halay çeken tipler

Düğün boyunca hep o anı beklerler. Saatlerce mezdeke ya da ankara misket eşliğinde oynamak onlar için yeterli değildir. İllaki düğünün sonunda ortaya dökülüp, her yeri ter ve yanık naylon çorap kokusuyla kokutmak isterler. Düğünün sonunda halay çekmiş olmanın mutluluğuyla düğün salonunu terk ederler.






8- Düğün salonu şarkıcısı

Kimse onun sanatına, sesinin güzelliğine, ne giydiğine  dikkat etmez. Herkesin tek istediği oynak bir şeyler söylemesidir.
O ise bir gün keşfedilme arzusuyla, boynu bükük  şarkılarını söyler, sanatını icra etmeye çalışır.
Düğün salonunda şarkı söyleyerek keşfedilen tek kişi de, Tarkan'dır. Bunu bildiği için, içinde hep bir umut taşır.



9- Düğün pastası

Nasıl da traş köpüğü gibi bir kreması vardır o pastanın  değil mi? Şimdilerde moda oldu. Gelin ve damat keser gibi yapsınlar ve önünde fotoğraf çektirsinler diye salona   kartondan süslü, janjanlı, ışıklı, kıpraşlı bir pasta getirilir ama misafirlere ikram edilen berbat bir pastadır.
Hem de pastayı bıçak sırtı, düdük kadar  kesip önünüze getirirler.
'Yahu o kadar çeyrek altın taktık. Dilimi biraz büyük tutaydınız vicdansızlar!'

10- Gelinin babası

Kıyamam ben sana.
Bir köşede oturup olan biteni seyreder. Biricik kızını gelin eder. Hanımı ne derse onu yapar, nerede durmasını isterse oraya gider oturur. Tüm dedikodulardan, entrikadan bi haber, gözleri dolu dolu gelin olan kızını uzaktan seyreder. Düğün salonlarında görebileceğiniz en hakiki insandır.













'





14 Nisan 2017 Cuma

       
Şu sıralar  vizyonda bulunan ya da bulunmayan   tüm filmleri seyretmiş olmanın gereksiz gururuyla dolup taşıyorum. Hollywood bana film yetiştiremiyor desem yeridir.
Esasında Amerika'dan pek haz etmememe ve neredeyse pek çok filmde Amerikan Milliyetçiliğini, Hristiyanlığı ya da son günlerde pek bir moda olan İlluminati menşeili subluminal mesajları aleni bir şekilde  gözümüze gözümüze sokmalarına rağmen, mecbur oturup seyrediyoruz.

Amaçları beyin yıkamaysa, bunların bende pek bir etkisi olduğunu söyleyemem. Henüz elimde  Amerikan bayrağı  '' Dağ başını duman almış'' marşını söyleyip, bir yandan da istavroz çıkararak, şeytana tapmaya gitmedim. Nasıl bir kafa karışlığı yaşamayı hayal ediyorsam artık.

Elbetteki sadece Amerikan filmleriyle günümü ve gönlümü hoş eylemiyorum. Son yıllarda yükselişe geçen ve gayet kaliteli işler çıkaran  Türk Sinemasının da hakkını teslim ediyorum. Tabii ki Recep İvedik serisini tenzih ederim.  

Belirli bir kavramı birbiri ardına gelen görüntülerle aktaran asırlık bir sektöre dahil oluşumuz neredeyse sinemanın tarihine yakın. Tür ayrımı yapılsa da, sinema-göz ve sinema -gerçek ayrımı yapan akım bir süreliğine göz ardı edilirse, neticede sinema sanatında aslolan, seyirciye bir ya da bir buçuk saat boyunca hoşça vakit geçirtmektir. Benim de amacım bundan fazla değil. Neticede iki film seyredip, hayatın anlamını bulmaya çalışmıyorum.

Kısa süreli gerçek dünyadan kopup, bir düş dünyasına yolculuktan ibaret olduğunu düşünüyorum. İzlediği filmdeki düş dünyasına giren insan yeri gelir perdedeki karakterle özdeşleşir, yeri gelir nefret eder o karakterden.
Artık kült hale gelmiş eski Türk filmlerinde ise geleneksel sinema çizgileri çok net bir şekilde gözlenir.

Yeni filmler her ne kadar çok kaliteli ve senaryo olarak gerçeğe daha yakın olsa da, yine de  insan eski Türk filmlerindeki gereğinden fazla mutlu olan ya da her olayda dünyası başına yıkılan film kahramanlarını özlüyor. Belki de düşünmeye pek fazla zorlamadığı için bu kadar çok sevmişizdir bu filmleri kim bilir?

Eski Türk filmlerinde karakterlerin çok keskin hatları vardır. İyi tam anlamıyla iyi, Kötü ise su katılmamış kötüdür. Tüm karakterler babacan, namuslu, seksi, fettan, haksızlığa uğrayan vs olarak  mutlaklaştırılır. Seyirciye fazla bir çözümleme yapmaya fırsat verilmez. Çünkü zaten herşey hazır sunulur izleyiciye. Belki bu nedenle, gelenekçi olduğu için  Türk sineması aşağılanmıştır yıllarca.

   Oysa ki salon tabir edilen Amerikan filmlerinde de (özellikle de cihan harbi öncesinde çekilen ya da ekonomik buhranların aktarılmadığı  filmler harici) aynı gelenekçi yapı, aynı saflık, karakterlerde kesin hatlar ve senaryolarda çocuksuluk ve masumluk vardır. Sadece kullanılan malzemenin kalitesinden dolayı onların filmleri, bizimkiler gibi hışır hışır kıpırdanmıyor, ekranda sineğimsi görüntüler uçuşmuyor. Sinekten başka da  bir benzetme bulamadım. İdare ediverin.

''Size baba diyebilir miyim ?'' cümlesini kim bilmez.
''Bunu bana yapmayacaktın Tarik?'' 
''Pembe panjurlu bir evimiz olacak '' ya da sabah tanımadığı bir yatakta uyanıp, şaşkın şaşkın çarşafı üzerine çekerek, haline bakıp ''Niöyyahhhhhhhhhhhh'' diye ağlayan, gazozuna uyku ilacı katılmış kadınlar.

Genellikle hep doktor olan Nubar Terziyan, hiç vizite ücreti almaz bu filmlerde... Hulusi Kentmen illaki o koca göbeğini hoplata hoplata güler, kaytan bıyıklarını sık sık  burarak ''evladım'' diye lafa başlar. Kötü kalpli kayınvalide rolündeki Aliye Rona bu duruma çok şaşar. 
Hüseyin Peyda lazerli gibi mavi gözleriyle dünyayı yakar. Adile Naşit muhakkak kahkaha atar, Mürüvet Sim mutlaka yeni koca arar, Erol Taş kirli mendiliyle suratındaki terleri sildikten sonra en pis kahkahasını atarken, karyola demirine yaslanıp kameraya doğru hıçkıran Hülya Koçyiğit'e bağırır, evin hizmetçileri her zaman iyi kalplidirler ve köyden gelen esas kızı evin oğluna beğendirebilmek için ona zerafet dersleri aldırırlar. Esas kız peruk takınca, baştan ayağa değişir. O peruk sayesinde kadını  kimseler tanıyamaz. Ona aşık olan jön bile...

En yakışıklı, en güzel kadınlar vardır o filmlerde... Hiç kimse onlar
gibi sevilmemiş, hiç kimse onlar kadar aşk acısı çekmemiştir. Evladından zorla ayırılan bir anne, çekilecek ne kadar acı varsa, hepsini çeker bu filmlerde.
Fettan kadın hep kürk ister, mücevher ister, kuyruklu arabalarda gezer. Esas kızı tuzağa düşürür. Apartman topuklu ayakkabılar üzerinde, tüylü tüylü gece kıyafetleriyle, gece kulüplerinde hoppidik hoppidik danslar yapılır. Bir araba çarpmasıyla kırık çıkık ya da beyin kanaması olunmaz. Doğrudan kör olunur. Şayet kör olan bayansa, takma kirpikleriyle ameliyat olur. Pamuklar açıldığında da göz makyajının daha bir abartılmış olduğunu görülür.
Ağaçlı bir yolda  birbirine doğru yampiri yampiri  koşturan, sonra da o ağaçların  arasında şarkı söyleyerek saklambaç oynayan aşıkları unutmak elbette ki olmaz.
Güzeldir Türk filmleri... Kirlenmemiş aşklar vardır o filmlerde...Sadece aşktır bu  filmlerin konusu...
Türkiyede ne 80 döneminde ki feminizim kokan ya da sol cenaha mensup filmler, ne son yıllarda çekilen filmler, ne bol efektli Matrix uzantısı filmler, ne o, ne de bu...

Ben en çok ister siyah-beyaz, isterse retro renklerde olsun, hışır hışır kıpırdansın, arada kopsun, sıklıkla aptalca olsun. Yine de Eski Türk filmlerini seviyorum. Çocukken Adile Naşit'i, şu an yerinde yeller esen ünlü Şan Tiyatrosunda  seyretme şansına erişmiştim. Bi damlacık bir kadının, o koca sahneyi nasıl doldurduğuna şahit olmuştum. Şen kahkahalarıyla koskoca tiyatro salonunu  inletiyordu. Öldüğünde çok ağladığım bir sanatçıydı Adile Naşit... Hulusi Kentmen ve Kemal Sunalda da aynı duyguları hissetmiştim. Sanırım çocuk yanımızda onlarla ölüyor ya da  bana öyle geliyor. Sinemaya kafayı bu kadar takarsam olacağı bu tabii ki...
Hani Adile Naşit ve Münir Özkul bir filmde turşu suyu yüzünden kavga ederler ya
-TURŞU LİMON SUYUYLA YAPILIR
-HAYIR EFENDİM SİRKEYLE YAPILIR diye.

Turşu hangisiyle yapılır bilmiyorum ama iyi bir sinema izleyicisi olarak bildiğim bir şey var. Sanat eserleri sevgiyle  yapıldığı zaman, senaryolar bazen saçma bile olsa, o filmler yıllarca seyrediliyor. Hatta tüm sahneleri ezberleniyor. 
Bize de ''darısı yeni kuşak sinemacıların başına'' demekten başka da bir şey kalmıyor.





8 Nisan 2017 Cumartesi

Yazmalı yazmalı ama ne yazmalı? Geriye parçası kalmayan  Cumhuriyet Bayramı'nın ''Aman nesine geldim'' mi yazmalı? Dönülmez akşamın ufkunda  yolun yarısına geldiğim için, İstanbul'un bütün meyhanelerini dolaşacak halimin olmadığını mı yazmalı? Her geçen gün, Cahit Sıtkı'yı daha iyi anladığımı mı yazmalı?
''Ayva sarı, ben sarı, nar kırmızı sonbahar, ne dönüp duruyor havada bu kuşlar, biri mi öldü anlamadım, hanimiş musalla taşım, vah benim dertli başım!'' diye türkü mü çığırmalı?

Yoksa hep sinirime dokunan gündeme dokundurup, düğünlerde göbek atmama cezasına çarptırılan bacıma ağıt mı yakmalı? Spor yaptığım için doping mi almalı?

-Aylin! Akşama yemekte ne var hayatım? 
-Biraz efedrinli musakka, anabolik steroidli barbunya, sonra da amfetaminli cacık yaptım kocacım. 

Yazmalı yazmalı ne yazmalı? Altından girip, üstünden çıkmalı. Üstünde biraz soluklanıp, bir sigara tellendirmeli. Sigarayı tellendirirken, paketin üstündeki ''SİGARA ÖLDÜRÜR ALLAHIN GERİZEKALISI'' yazısını okumalı. Sigaradan bir nefes aldıktan sonra, pakete bakıp ''SENSİN GERİZEKALI!'' demeli.
Sigaranın zararlarından mı bahsetmeli acaba? Ben sigaradan daha zararlıyımdır, yoksa bunu mu itiraf etmeli?

Bence bugün, bir bilim adamı olamamanın verdiği kompleksle, bilim adamlarıyla dalga geçmeli. Bugün internette dolaşırken gördüğüm bir haber beni çok sarstı.
Cidden bak. N.Ş.A 'da beni Richter ölçeğine göre zerre kadar sarsmayacak bu haber, nedense bugün beni çok sarstı. Tünel kalıp sistemine göre inşa edilmedim mi nedir?


Her derde çare bulan, aya şebek yollayan, kadınlarının popolarındaki yağları vakumlayıp, aynı yağı yüzlerindeki kırışıklıklara enjekte etmeyi bile icad eden bilim adamlarının, akıl sır erdiremediği 10 olgudan bir kaçına değinmek istiyorum. Bir de ben uğraşayım bakalım. Belki de ben çözerim.

Beden ve zihin bağlantısını çözmeye çalışan bilim adamları, plasebo adı verilen, aslında ilaç olmayan, bir ilaç aldıklarından habersiz deneklerin, nasıl olup da iyileştiklerine akıl sır erdiremiyorlarmış. Hastaların, dertlerine derman olacak bir hap ya da şurup içtiklerini düşündüklerinden kendilerini daha iyi hissettiklerini, üstelik etkinin kimi zaman bununla da kalmayıp, tıbbi belirtilerde de düzelme görüldüğünü saptayan bilim adamlarının kafası çok karışıkmış.

Aman ne büyük bir problem.

Benim burada gördüğüm tek problem, deneklerin salak olması. Plasebo etkisinin tecelli ettiği bu deneklerimiz, hem ne aldığından habersiz, hem de preslenmiş pirinç ununu içtiklerinde kendilerini iyileşmiş hissediyorlar. O kadar salaklar ki, iyi hissetmekle kalmıyorlar, gerçekten iyileşiyorlar. Demek ki DNA düzeyinde hücresel bir salaklık söz konusu.

Peki aynı deneklere hiçbir etkisi olmayan bir madde verilse, denek ilacı içtikten sonra doktor karşısına geçip,

-Az önce içtiğin kapsülde fare zehiri vardı. Biraz sonra öleceksin! Nihohohoho diye yalan söylese , bizim denek ölecek mi?

Habere göre ölümden sonra yaşam, hayaletler, deja vu ve UFO konuları da, bilim adamlarının çözümleyemediği olgular arasındaymış.

Bilim adamları hayaletler konusuna bir açıklık getirememişler. Kesin olarak ispatlanmadığı halde, pek çok insanın gördüğünü iddia ettiği hayaletleri çözümlemeye çalışmakla hata ediyorlar. Meseleyi bizim ülkemize getirip, herhangi bir özel kanalın masasına yatırsalar, ortada sorun kalmaz. İki reklam kuşağı arası meseleyi hallederiz.

Öyle ki, bizim ülkemizde bu meseleyi çözecek uzmanlar fazlasıyla var. Zekeriya Beyaz'a, Medyum Memiş'e sormak akıllarına gelse, bu kadar kafa patlatmak zorunda kalmayacaklar.

-Zekeriya hocam hayalet diye bir şey var mıdır? 

-Vardır. Oruçluyken eşinizin hayaletiyle öpüşmek de caizdir. 
-Peki tanımadığımız bir hayaletle öpüşebilir miyiz? 
-Lütfen olayı magazinleştirmeyelim. 
-Peki hocam şeytan çıkartma hakkında ne düşünüyorsunuz? 
-Onları ecnebiler çıkartıyor. 
- Biz de çıkmaz mı? 
-Ne çıkmaz mı? 
-Kan beynime çıktı hocam! Şeytan diyorum şeytan! 
-Şeytan çıkarmak bizde caiz değildir. Bizde  çıksa çıksa cin çıkar. 
-Hocam hayaletlerden bahsediyorduk. Konu dağıldı. 
-Hayalet de çıkartırız sorun değil. 

Medyum Memiş lafa atılır.

-Şimdi ben sana buradan bi çakarım! İşkembeni çıkartırım.

UFO meselesine gelirsek, yeryüzünde kimliği belirsiz  çok cisim gördüm ama gökyüzünde görmek henüz kısmet olmadı.

Ancak bir yandan koskoca kainattı düşünüyorum, sonra da bu kainatta, bir gezegenin üzerinde yaşayan bir dünya dolusu insanı düşünüyorum. Sonra diyorum ki;
Koskoca kainat bu kadar gereksiz insanların oturup, birbirlerini yemesi için yaratılmış olamaz. Muhakkak daha iyi bir yerler vardır. 

Varlığı ispatlanan başka galaksilere, apandisit muamelesi yapmak doğru olmaz öyle değil mi?


-Siz ne diyorsunuz Zekeriya Beyaz hoca? 
-Caizdir caizdir. 
-Hocam caiz olan nedir? 
-Uzaylıyla öpüşmek caizdir. 
-Melih Gökçek'e bi soraydık.
-Caizdirrrrrr!
-Hocam sen de iyice işin suyunu çıkardın he!





8 Mart 2017 Çarşamba


İstanbul Devlet Opera ve Balesi'nin tüm temsillerinin biletleri, temsil tarihinden yaklaşık bir ay önce satışa sunuluyor ve mail ile duyuruluyor. Bir ay uzun bir zamanmış gelebilir ama elinizi çabuk tutmazsanız, 1 dakika içerisinde tüm biletlerin tükendiğine şahit olmuşluğum vardır. Ben mail box'tan , DOB'nin sitesine gidip bilet alana kadar, tüm biletlerin tükendiği oluyor.

Yok yani Türkiye'nin haline bakınca, öyle operaymış, baleymiş, klasik müzik konseriymiş, bu tür olaylarla ilgilenen insanlar pek yokmuş gibi geliyor ama bir salon dolusu bir grup var sanırım. Yani ben şüpheleniyorum. Bu salon dolusu grup kimlerden oluşuyor, hangi ülkeden geliyorlar bilemiyorum ama, hep benden önce HURRAAA! koştur koştur gidip, bana yer kalmasın diye bütün biletleri satın alıyorlar. :P

Neyse efendim, geçen gün 13 Mayıs tarihinde Zorlu Center PSM Ana Tiyatro salonundaki 9. Senfoni konseri için hemen bilet almaya karar verdim. Zorlu Center'ın salonundaki akustiği hiç beğenmediğim için, konserin orada yapılmasına bir hayli söylendim. Orada salonun arka koltuklarına ve balkonlarına ciddi bir ses ulaşma sorunu var. YOK AYOL KULAKLARIMDA BİR SORUN!!!  Sağımda solumda, önünde, arkamdan oturan herkesten duyduğum bir şikayet bu aynı zamanda. Ayol hepimiz mi sağırız?

Ben her halta burnumu sokan bir tip olduğum için, bu durumu Zorlu Center'a bildirmiştim. Dalga geçmeyin bak valla bildirdim. Çünkü çok kafam bozulmuştu. Ben dedim diye salonu yıkıp, yenisi yaparlar diye beklemedim de değil yani.
Fotoğrafı yakınlaştırıp buraya yapıştırdım. Yoksa ciddi uzaktım sahneye.
Carmina Burana dinlemeye gittiğimde, oldukça gerilerde koltuk bulmuştum. (Lafa bak ya. Carmina Burana dinlemeye gittiğimde diyor kadın. Sanki İbrahim Tatlıses dinlemeye gittim der gibi ) Efenim Carll Orff'un Carmina Burana adlı eserini işte ya. Uzatmayalım. 

Koca koro kendini paralıyor, ben kulağımı sahneye uzatmışım, ''Büyürr! Bişi mi dedin?'' edasıyla konser dinliyorum. Carll Orff mezarından seslense, daha rahat duyardım.

İşte geçen gün Beethoven'ın  9. Senfoni konseri için bilet almaya siteye girdiğimde, salondaki tüm ön koltukların hemen kapıldığını gördüm. Yine o grup benden önce davranmış, ben arkalarda oturayım diye, tüm salonun ön koltuklarını kapatmışlardı.
İş yerinde masama oturmuş, önümdeki ekranda salonun oturma planı, kendi kendime söyleniyordum.

-Tüh ben sizin ....., ......., ........ vs diye.

Benim devamlı müşterilerimden dünya tatlısı Perihan teyze, benim kendi kendime konuştuğumu duydu, masama yaklaştı.

-Ne oldu yavrucağım? Yine kim kızdırdı seni?
-9. Senfoniye yer kalmamış ya teyzecim. Yani yer var da hep arkalar.
-Üzülme kuzucum. 10. 'ya gidersin sende. Üzme tatlı canını.

Teyzemin bu önerisinin üstüne ben iptal oldum :D Teyzemin dediğini yapacağım. O da olmazsa, kısmetse 11. Senfoni'ye giderim artık :D

3 Şubat 2017 Cuma


Çok direndim. Sürüden ayrı bir inek olabilmek için yıllardır direnmiş olmama rağmen yine de yenik düştüm. Oysa ben farklıydım. Herkes gibi olmamalıydım. Zira çoğu zaman amacıma da ulaştım. 

Mesela ''Babam ve Oğlum'' isimli filmi seyrederken de, dahi yönetmenimiz Mahsun Kırmızıgül'ün Türk sinemasına armağanı olan ''Beyaz Melek'' i seyrederken de, gözümden tek damla yaş akmamıştı. 

Ağlamak için o kadar ıkınmama rağmen ağlayamamıştım. Göz yaşlarım mı kurumuştu yoksa ben odun muydum? 
Duygusuz bir insan mıydım yoksa? Oysa ben biliyordum. Bir filmde acı çeken bir çocuk veya daha yoğun dozda acıyı yaşayan yaşlı bir insan olduğu zaman, ağlamak kaçınılmaz olmalıydı. Yeni usûl yeşil perde önünde çekilip, teknolojinin nimetleriyle süslenen filmlerdeki hilelerden daha eski bir film hilesiydi. Acı çeken kahramana ağlanırdı. Hep böyle olmuştu ve dev beyaz perde kararana dek böyle de olmalıydı. Yoksa dahi yönetmenler nasıl para basacaktı. 

Savaş filmlerinde de, kamera hangi ülkenin askerlerini konu alıp, çekim yaparsa, bizler o ülkeyi tutmaz mıyız? Vietnam savaşını konu alan filmlerde, suçlu Amerika olduğu halde, Amerikan askerlerine sempati beslemez miyiz?
-''Anam anam anam John mayına bastı. Şerefsiz Vietnamlı yakalayacak şimdi gözünü sevdiğim Billy'i . Sonra da götürecek merkeze, öptürecek herkese'' diye üzülmedik mi? Er Ryan denen adamı Tom Hanks'le beraber aramadık mı? Ararken de Tom'a bir şey olacak diye endişelenmedik mi?

Rahmetli hacıannemin  Dallas'ı seyrederken söyledikleri  beyaz cam ya da beyaz perdede seyredilenlerin nasıl da gerçek sanıldığının bir kanıtıydı. Hacıannem  Dallas'ı seyrederken;

-Boyun posun devrilsin Ceyar. Teneşirlere gelesice! Ramazan ayında bile viski içiyor.'' diye bağırırdı. 
Öyle ki Ceyar'ın şu sıralar ölümcül bir hastalıkla mücadele etmesinin sebebinin, hacıannemin zamanında ettiği beddualar olduğunu düşünüyorum.

İnsanlar bir film seyrederken, neden kaptırırlar kendilerini? Neden o filmdeki oyuncularla kendilerini özdeşleştirmeye çalışırlar? Neden herkesin bir kahramanı olur? Neden zırıl zırıl ağlarlar ya da heyecanlanırlar?

Lost Lost dediler. Başımın etini yediler. ''Nasıl bir şeymiş ki bu 'Lost' dedikleri'' dedim, aldım cdlerini seyrettim. Bir hafta içinde 1. ve 2. sezonu afiyetle yedikten sonra 3. sezonun kayıtlarını tez zamanda bulup, damarına enjekte etmenin hayalini kuran bir morfinmanın telaşı içerisindeyim. 




Kurgudaki deha, flashbacklerdeki mükemmellik, berbat oyunculuğa rağmen senaryonun her 10 dakikasında bir ortaya çıkan şaşırtıcı olaylar yüzünden ben bir Lost bağımlısı oldum. Aslında dizinin ortaya çıkışındaki mantık çok basit.
''BİR ADAYA DÜŞSEN YANINA NELER ALIRSIN?''  değil de, '' BİR ADAYA DÜŞERSEN YANINA KİMLERİ ALMAZSIN?'' sorusuyla başlamış olabileceğini tahmin ediyorum. Belki de ''TERCİH ŞANSIN OLSA, HANGİ ADAYA DÜŞMEK İSTERSİN?'' dir. Henüz Büyükada ya da Heybeliada'ya bile gitmemiş biri olarak, cevap hakkımı saklı tutuyorum.

Ve evet itiraf ediyorum...
Ben de bir Lost bağımlısıyım.
Utanıyor muyum? 
Hayır ne utanacağım? 
Bir ormanın içinde tepişen ve dakika başı huy değiştiren insanları seyretmenin verdiği hazzın ne olduğunu çözümlemeye çalışıyorum.




Belki de her gülümsediğinde, sağ yanağındaki gamzenin derinliklerinde, Lost ormanında beliren gizemli, siyah dumanımsı canavarı gördüğüm, boş bir vakitte özenilerek yaratılmış Sawyer'ın yüzü suyu hürmetine seyrediyorumdur. 

Belki de, John Locke'ın o tuhaf gülümseyişinin anlamını çözmeye çalışıyorumdur.
Belki Juliet denen kadının ağzının ortasına bir terlik patlatmak istiyorumdur. 
Belki de Hurley'in dizinin sonunda iğne ipliğe dönüp dönmeyeceğini merak ettiğimden seyrediyorumdur kimbilir.
Sayid'in bir Hollywood filminde, nasıl oluyorda, böylesine Ayhan Işık bakışları attığını merak ediyorumdur. 
Ben Linus; sen var ya sen! Psikopatsın sen yahu. Senden bahsetmeye bile değmez. 
Dr. Jack Shepard. İstanbul'daki her sağlık ocağına senin gibi bir doktor lazım. 
Kate Austen, yıkıl karşımdan. Huylarına bakınca, fazla ben gibisin. ;)


Belki de Lost benim kafamdadır. Aslında böyle bir dizi yok. Belki de ben bir deneyin parçasıyımdır. Şu anda da kendi kendime konuşup duruyorumdur. 
Durun bir saniye. Sesi duydunuz mu?
Şu rakamları girip enter'a basmam gerek. 
4 8 15 16 23 42 
Yahu  bugün de dünyayı ben kurtardım iyi mi?

(Eski bir yazıdır. Lost'u yeni seyretmedik herhalde :)))